<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
		>
<channel>
	<title>Tasavvufun ufku genişliyor. yazısına yapılan yorumlar</title>
	<atom:link href="http://nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/</link>
	<description>Nezih UZEL (1938 - 2012)</description>
	<lastBuildDate>Tue, 15 May 2012 21:09:00 +0000</lastBuildDate>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
	<item>
		<title>Yazar: Erdal</title>
		<link>http://nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3964</link>
		<dc:creator>Erdal</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Oct 2009 13:02:19 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3964</guid>
		<description>&quot;Ankara Hocalarının hatıraları önünde hörmetle eğilirken, onlara karşı yapmam gereken bir “çalışma borcunu” da sayenizde bir kere daha hatırlamış oldum. Ne çare vakit ilerledi, belki bir gün birisi yazar.&quot;
Insallah, ama eminim bu calismayi en iyi siz yaparsiniz. Ayrica günden güne, yazilarinizi ve gelen menfi ve müspet cevaplari okudukca sizin bu blog´unuzu tasavvuf tarihi acisindan daha kiymetli buluyorum. Cabalarinizdan dolayi tesekkür ediyorum.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Ankara Hocalarının hatıraları önünde hörmetle eğilirken, onlara karşı yapmam gereken bir “çalışma borcunu” da sayenizde bir kere daha hatırlamış oldum. Ne çare vakit ilerledi, belki bir gün birisi yazar.&#8221;<br />
Insallah, ama eminim bu calismayi en iyi siz yaparsiniz. Ayrica günden güne, yazilarinizi ve gelen menfi ve müspet cevaplari okudukca sizin bu blog´unuzu tasavvuf tarihi acisindan daha kiymetli buluyorum. Cabalarinizdan dolayi tesekkür ediyorum.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: nezihuzel</title>
		<link>http://nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3939</link>
		<dc:creator>nezihuzel</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 22:08:53 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3939</guid>
		<description>Önceki yorum&#039;dan indirebilirsiniz, olmuyorsa gönderirir.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Önceki yorum&#8217;dan indirebilirsiniz, olmuyorsa gönderirir.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: malikejder</title>
		<link>http://nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3937</link>
		<dc:creator>malikejder</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 20:35:54 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3937</guid>
		<description>Nezih bey rica etsem aynı çalışmayı banada gönderirmisiniz.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Nezih bey rica etsem aynı çalışmayı banada gönderirmisiniz.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: nezihuzel</title>
		<link>http://nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3932</link>
		<dc:creator>nezihuzel</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 18:27:38 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3932</guid>
		<description>Sayın Hüseyin Yavaş&#039;a
Bölüm kitapta yer almadığı için bir belge olur kalır ümidiyle,size bu bölümün tamamını gönderdim.  Konunuzla alakalı olmamakla birlikte Türkçe&#039;nin sırlarını  içeren ikinci kısmı da gönderdim, gözden geçirin, ilginizi çekebilir.
İstiklal savaşına &quot;kalben, ruhen ve bedenen iştirak eden&quot; Ankara Hocalarının hatıraları önünde hörmetle eğilirken, onlara karşı yapmam gereken bir &quot;çalışma borcunu&quot; da sayenizde bir kere daha hatırlamış oldum. Ne çare vakit ilerledi, belki bir gün birisi yazar. Saygılar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Hüseyin Yavaş&#8217;a<br />
Bölüm kitapta yer almadığı için bir belge olur kalır ümidiyle,size bu bölümün tamamını gönderdim.  Konunuzla alakalı olmamakla birlikte Türkçe&#8217;nin sırlarını  içeren ikinci kısmı da gönderdim, gözden geçirin, ilginizi çekebilir.<br />
İstiklal savaşına &#8220;kalben, ruhen ve bedenen iştirak eden&#8221; Ankara Hocalarının hatıraları önünde hörmetle eğilirken, onlara karşı yapmam gereken bir &#8220;çalışma borcunu&#8221; da sayenizde bir kere daha hatırlamış oldum. Ne çare vakit ilerledi, belki bir gün birisi yazar. Saygılar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: nezihuzel</title>
		<link>http://nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3931</link>
		<dc:creator>nezihuzel</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 18:16:25 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3931</guid>
		<description>-7-

             Hasan Lûtfi Şuşud

Benim Bennett’le buluşmamı sağlayan Hasan Lûtfi Şuşud önemli bir insandı. Kendisi ile ellili yılların sonunda Beyoğlu’nda Kohen kardeşler kitabevinde tanışmıştık. O sırada “Hâcegân Hânedânı ve “Fakir Sözleri” başlıklı iki kitabı yayınlanmıştı. Hâcegân Hânedânı Orta Asya Türk sufi’lerinden bahsediyor, “Fakir sözleri ise dünyada genel bilgelikten söz ederek aforizmalarla bilgeliğin tarihini açıklıyordu. Her ikisi de çok değerli kitaplardı, aradan geçen bunca yıla rağmen bu alanda, bu düzeyde eser veren olmamıştır. “Hâcegân Hânedânı” Safi Mevlânâ Ali bin Hüseyin’in “Reşâhât ayn el Hayat” ve Molla Câmî’nin “Nefâhat ül Üns” isimli tasavvuf ilminin anıt eserlerinden hareketle Türk tasavvufunun doğduğu Orta Asya Türk sufiliğini ele alıyor ve Küçük Asya Tasavvuf hareketinin,  kökeni olan  Horasan sufiliğinin, Fuat Köprülü’ den sonra ilk defa derli toplu bir monografisini sunuyordu. 

Mustafa Kemal ve Balkan harbinden kalma arkadaşlarının başlattığı İstiklal savaşına kalben, ruhen ve bedenen katılan bir Hoca neslinin devamıydı Hasan bey, Ankara’da bir grup mütedeyyin, mütehammil ve yüksek ruhlu bir  insan topluluğunun içindeydi. Gravat takan, fötr şapka giyen, Müslümanlığı yerleşik şekillerin ötesinde gerçekten yaşayan bir insandı. O medenî bir “şehir  Müslümanı”ydı.   Merhum Rıfat Börekçi’nin başını çektiği bu grubu ben “Ankara Melâmîleri” olarak anmak istiyorum. Genellikle padişahçı, halifeci ve işgalci düşmana yaranıcı bir hoca nesline karşı çıkan bu insanlar, Cumhuriyet tarihinde henüz belirlenmemiş, onlar hakkında açıklayıcı ve düşündürücü bir eser ortaya konmamıştır. Yakın tarihin fevkalade baş döndürücü olayları içinde bu grubun adı unutulmuş. onlar büyük çoğunluğu teşkil eden diğer grubların içinde kaynayarak ortadan kaybolmuşlardır. 

Üstadlarla özel meseleler pek konuşulmaz. Bu yüzden Hasan Lûtfi Şuşud’un biografisine dair fazla bilgimiz yok.  Tarikat silsilesi, intisabı, inâbesi, neş’esi, mürşidi, kökeni konularında sağlam bilgi edinecek güvenilir kaynağa sahip değiliz. Tasavvufta önemli bir kol olan “Itlâk felsefesine” bağlı olduğunu biliyoruz. Ayrıca “nefes tutma” yöntemine dayanan eski bir Türkistan zikrini uygulardı. Bir çeşit “ ibadet” olan nefes tutma, Orta Asya sufilerinin “zikri ere:teztere zikri” dedikleri yönteme benzerdi. Levent’teki evde bir defa bana göstermişti. 

Hasan Lûtfi Şuşud “yanında durmaktan huzur duyulan” insanlardandı. İlk karşılaştığımızda Ankara’da bir devlet dairesinden emekli olduktan sonra İstanbul’a taşınıp Boğaz’da İstinye’de oturduğunu söylemişti. Kalabalık bir ziyaretçi halkası varmış, onlardan bazılarına “nefes tutma” tekniğini öğretirmiş. Ben İstinye’deki eve gitmedim ama daha sonra taşındığı Levent’teki eve birkaç defa gittim. Bennett’in ölümünden sonra Göztepe’de bir apartman dairesine taşınmıştı oradan da hayata veda etti. Örneği az gelir insanlardandı.

Şusud bir sohbet sırasında  “Hakikatleri bulamayanlar, merasimleri din edindiler” demişti. Kendisinin ve Ankara’da bulunduğu yıllarda içinde yaşadığı çevrenin fikir, davranış ve itikat çizgisini çok iyi anlatan bu cümle bence o çevrenin ana yasası hükmündedir. Değerli insanlarmış, belki iz bıraktılar ama topluma yayılmamış olabilirler. 

İstanbul’da Maçka’da Celaleddin Çelebi’nin evinde tanıdığım Nezahat Ege’ye:
 –Bennett’e nasıl ulaşırım, diye sormuştum,
 –Sen Hasan Lûtfi Şuşud’u tanıyorsunuz o şimdi Londra’da, ona yazın aracı olur…” demişti. Yazdım ve kendisinden fevkâlade nâzik olumlu bir cevap aldım. Bennett’in yakında Türkiye’ye geleceğini ve benimle görüşmeye razı olduğunu belirtti. bu ilişki böylece kuruldu.  

                          -8-

Yüzbaşı John Godolphine  Bennett’i, bana tanıştırması için kendisine mektup yazdığım Hasan Lûtfi Şuşud, o sırada Londra’da bulunuyordu. Bennett onu okulunda ders vermesi için çağırmıştı. 

Bennett’in okulu Londra’nın banliyösünde şirin bir yerdeydi, yeşillikler içindeydi buraya “Sherborne House” diyorlardı. Geniş bir arazinin ortasında görkemli bir  şatoydu. Bennett burada “Hafta sonu” okulu açmıştı, Pek çok öğrencisi vardı. Okulda Türkçe öğretirdi. Ancak Bennett’in Türkçe derslerinin amacı öğrencileri akıcı Türkçe konuşturmak değil onları Türkiye’ye ve Türk kültürüne yaklaştırmaktı. Bu çabanın temelinde, Türkiye sevgisi bir yana  Türk kültürünün dünyadaki yeri vardı. Bennett’e göre Horasan çıkışlı Türk Kültürü, dünyadaki en orijinal kültürlerden biriydi. Bu nokta önemlidir.  

Türkçenin sırlarını biliyordu Bennett. Bu sırlara gerçekten vakıf olduğuna inandığı Hasan Lûtfi Şuşud’u Sherborna davet etmesinin nedeni de biraz buydu. Hasan Lutfi bey Sherborne’da kaldığı sürece “Türkçe üzerine konferanslar verdi” ne yazık ki bu önemli çalışma tesbit edilememiştir.

Bennett bir gün bana “ Siz Türkçe konuşurken kelimeleri kullanmaz, şekiller çizersiniz… ” demişti. Türkçede kelimelerin çok yüklü oldıuğundan söz ediyor ve aynı kelime ile pek çok şey ifade edilebileceğini anlatıyordu. Bu konuyu daha sonraki yıllarda çok düşünmüşümdür. İnsanlarımızın Türkçeyi nasıl konuştuklarını, dertlerini nasıl anlattıklarını merak eder, lafa karışmadan konuşanları uzun uzun dinlerdim. Bence Bennett haklıydı. Kelimelerin ağır anlam yükü taşımaları dolayısı ile yerli yerince kullanılması zordu. Türkçe konuşanlarımızın çoğu anlam dışına çıkıyor, sorulara verdikleri cevaplar veya sorulan sorular bazen konuyu hiç ilgilendirmiyordu. Başka başka şeyleri dakikalarca, saatlerce konuştuğumuz oluyordu. Bu dilde konu sınırlaması çok zor sağlanıyordu. Bu yüzden de sık sık ayrıcalıklar, anlaşmazlıklar ve çatışmalar oluyordu. 

Aynı kelimelerle hem “çok iyi” hem de “çok kötü” şeyler söylenebilirdi. Kelimelerin çeşitli anlamlara çekilebilecek tarzda çok yüklü oluşu belki bu dil’in kökeninde “göçebelik” yattığı içindir. Göçebeler örneğin Gobi çölünde, Tiyenşan ormanında zor doğa şartları içinde güçlükle karşılaştıklarında az kelime ile çok şey söyleme ihtiyacı içinde kalmış olabilirler. Yerleşik Batı dillerinde kelime bolluğu vardır. Bu yüzden herkes, istediği kelimeyi bulup tam yerine koyabilir. 

Türkçe konuşanların önce anlaşmaya “niyetleri” olması gerekir.  Niyet yoksa “anlaşma” da yoktur. Kısacası Türkçe konuşanların  düşman değil “dost” olmaları lazımdır. Ortalık sertleştiğinde birkaç cümle içinde, kapanmaz bir yara ve onarılmaz bir felaket doğabilir. Türkçede yazıdan ve bireysel anlatımdan çok “sohbet”in önemi bu noktada  belirmektedir. 

Bütün bunlar Bennett’in Sherborne’da kurduğu bir çeşit “Türkçe laboratuvarından “ çıkmıştır. Bu ilginç sonuç Bennett, Hasan Lutfi Şusut ve o çalışmalara deneysel  katılımlarda bulunan öğrenciler tarafından başarılmıştır. 

Hasan Lûtfi Şusut’un da önemli çabaları ile iştirak ettiği bu okulda ders görenlerden çoğu şu sırada Batı’da önemli yerlerde bulunmakta ve ülkemizi ve dilimizi temsil etmektedir. Sherborne House” geleneğini  bu gün Bennett’in oğulları başarı ile sürdürüyorlar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>-7-</p>
<p>             Hasan Lûtfi Şuşud</p>
<p>Benim Bennett’le buluşmamı sağlayan Hasan Lûtfi Şuşud önemli bir insandı. Kendisi ile ellili yılların sonunda Beyoğlu’nda Kohen kardeşler kitabevinde tanışmıştık. O sırada “Hâcegân Hânedânı ve “Fakir Sözleri” başlıklı iki kitabı yayınlanmıştı. Hâcegân Hânedânı Orta Asya Türk sufi’lerinden bahsediyor, “Fakir sözleri ise dünyada genel bilgelikten söz ederek aforizmalarla bilgeliğin tarihini açıklıyordu. Her ikisi de çok değerli kitaplardı, aradan geçen bunca yıla rağmen bu alanda, bu düzeyde eser veren olmamıştır. “Hâcegân Hânedânı” Safi Mevlânâ Ali bin Hüseyin’in “Reşâhât ayn el Hayat” ve Molla Câmî’nin “Nefâhat ül Üns” isimli tasavvuf ilminin anıt eserlerinden hareketle Türk tasavvufunun doğduğu Orta Asya Türk sufiliğini ele alıyor ve Küçük Asya Tasavvuf hareketinin,  kökeni olan  Horasan sufiliğinin, Fuat Köprülü’ den sonra ilk defa derli toplu bir monografisini sunuyordu. </p>
<p>Mustafa Kemal ve Balkan harbinden kalma arkadaşlarının başlattığı İstiklal savaşına kalben, ruhen ve bedenen katılan bir Hoca neslinin devamıydı Hasan bey, Ankara’da bir grup mütedeyyin, mütehammil ve yüksek ruhlu bir  insan topluluğunun içindeydi. Gravat takan, fötr şapka giyen, Müslümanlığı yerleşik şekillerin ötesinde gerçekten yaşayan bir insandı. O medenî bir “şehir  Müslümanı”ydı.   Merhum Rıfat Börekçi’nin başını çektiği bu grubu ben “Ankara Melâmîleri” olarak anmak istiyorum. Genellikle padişahçı, halifeci ve işgalci düşmana yaranıcı bir hoca nesline karşı çıkan bu insanlar, Cumhuriyet tarihinde henüz belirlenmemiş, onlar hakkında açıklayıcı ve düşündürücü bir eser ortaya konmamıştır. Yakın tarihin fevkalade baş döndürücü olayları içinde bu grubun adı unutulmuş. onlar büyük çoğunluğu teşkil eden diğer grubların içinde kaynayarak ortadan kaybolmuşlardır. </p>
<p>Üstadlarla özel meseleler pek konuşulmaz. Bu yüzden Hasan Lûtfi Şuşud’un biografisine dair fazla bilgimiz yok.  Tarikat silsilesi, intisabı, inâbesi, neş’esi, mürşidi, kökeni konularında sağlam bilgi edinecek güvenilir kaynağa sahip değiliz. Tasavvufta önemli bir kol olan “Itlâk felsefesine” bağlı olduğunu biliyoruz. Ayrıca “nefes tutma” yöntemine dayanan eski bir Türkistan zikrini uygulardı. Bir çeşit “ ibadet” olan nefes tutma, Orta Asya sufilerinin “zikri ere:teztere zikri” dedikleri yönteme benzerdi. Levent’teki evde bir defa bana göstermişti. </p>
<p>Hasan Lûtfi Şuşud “yanında durmaktan huzur duyulan” insanlardandı. İlk karşılaştığımızda Ankara’da bir devlet dairesinden emekli olduktan sonra İstanbul’a taşınıp Boğaz’da İstinye’de oturduğunu söylemişti. Kalabalık bir ziyaretçi halkası varmış, onlardan bazılarına “nefes tutma” tekniğini öğretirmiş. Ben İstinye’deki eve gitmedim ama daha sonra taşındığı Levent’teki eve birkaç defa gittim. Bennett’in ölümünden sonra Göztepe’de bir apartman dairesine taşınmıştı oradan da hayata veda etti. Örneği az gelir insanlardandı.</p>
<p>Şusud bir sohbet sırasında  “Hakikatleri bulamayanlar, merasimleri din edindiler” demişti. Kendisinin ve Ankara’da bulunduğu yıllarda içinde yaşadığı çevrenin fikir, davranış ve itikat çizgisini çok iyi anlatan bu cümle bence o çevrenin ana yasası hükmündedir. Değerli insanlarmış, belki iz bıraktılar ama topluma yayılmamış olabilirler. </p>
<p>İstanbul’da Maçka’da Celaleddin Çelebi’nin evinde tanıdığım Nezahat Ege’ye:<br />
 –Bennett’e nasıl ulaşırım, diye sormuştum,<br />
 –Sen Hasan Lûtfi Şuşud’u tanıyorsunuz o şimdi Londra’da, ona yazın aracı olur…” demişti. Yazdım ve kendisinden fevkâlade nâzik olumlu bir cevap aldım. Bennett’in yakında Türkiye’ye geleceğini ve benimle görüşmeye razı olduğunu belirtti. bu ilişki böylece kuruldu.  </p>
<p>                          -8-</p>
<p>Yüzbaşı John Godolphine  Bennett’i, bana tanıştırması için kendisine mektup yazdığım Hasan Lûtfi Şuşud, o sırada Londra’da bulunuyordu. Bennett onu okulunda ders vermesi için çağırmıştı. </p>
<p>Bennett’in okulu Londra’nın banliyösünde şirin bir yerdeydi, yeşillikler içindeydi buraya “Sherborne House” diyorlardı. Geniş bir arazinin ortasında görkemli bir  şatoydu. Bennett burada “Hafta sonu” okulu açmıştı, Pek çok öğrencisi vardı. Okulda Türkçe öğretirdi. Ancak Bennett’in Türkçe derslerinin amacı öğrencileri akıcı Türkçe konuşturmak değil onları Türkiye’ye ve Türk kültürüne yaklaştırmaktı. Bu çabanın temelinde, Türkiye sevgisi bir yana  Türk kültürünün dünyadaki yeri vardı. Bennett’e göre Horasan çıkışlı Türk Kültürü, dünyadaki en orijinal kültürlerden biriydi. Bu nokta önemlidir.  </p>
<p>Türkçenin sırlarını biliyordu Bennett. Bu sırlara gerçekten vakıf olduğuna inandığı Hasan Lûtfi Şuşud’u Sherborna davet etmesinin nedeni de biraz buydu. Hasan Lutfi bey Sherborne’da kaldığı sürece “Türkçe üzerine konferanslar verdi” ne yazık ki bu önemli çalışma tesbit edilememiştir.</p>
<p>Bennett bir gün bana “ Siz Türkçe konuşurken kelimeleri kullanmaz, şekiller çizersiniz… ” demişti. Türkçede kelimelerin çok yüklü oldıuğundan söz ediyor ve aynı kelime ile pek çok şey ifade edilebileceğini anlatıyordu. Bu konuyu daha sonraki yıllarda çok düşünmüşümdür. İnsanlarımızın Türkçeyi nasıl konuştuklarını, dertlerini nasıl anlattıklarını merak eder, lafa karışmadan konuşanları uzun uzun dinlerdim. Bence Bennett haklıydı. Kelimelerin ağır anlam yükü taşımaları dolayısı ile yerli yerince kullanılması zordu. Türkçe konuşanlarımızın çoğu anlam dışına çıkıyor, sorulara verdikleri cevaplar veya sorulan sorular bazen konuyu hiç ilgilendirmiyordu. Başka başka şeyleri dakikalarca, saatlerce konuştuğumuz oluyordu. Bu dilde konu sınırlaması çok zor sağlanıyordu. Bu yüzden de sık sık ayrıcalıklar, anlaşmazlıklar ve çatışmalar oluyordu. </p>
<p>Aynı kelimelerle hem “çok iyi” hem de “çok kötü” şeyler söylenebilirdi. Kelimelerin çeşitli anlamlara çekilebilecek tarzda çok yüklü oluşu belki bu dil’in kökeninde “göçebelik” yattığı içindir. Göçebeler örneğin Gobi çölünde, Tiyenşan ormanında zor doğa şartları içinde güçlükle karşılaştıklarında az kelime ile çok şey söyleme ihtiyacı içinde kalmış olabilirler. Yerleşik Batı dillerinde kelime bolluğu vardır. Bu yüzden herkes, istediği kelimeyi bulup tam yerine koyabilir. </p>
<p>Türkçe konuşanların önce anlaşmaya “niyetleri” olması gerekir.  Niyet yoksa “anlaşma” da yoktur. Kısacası Türkçe konuşanların  düşman değil “dost” olmaları lazımdır. Ortalık sertleştiğinde birkaç cümle içinde, kapanmaz bir yara ve onarılmaz bir felaket doğabilir. Türkçede yazıdan ve bireysel anlatımdan çok “sohbet”in önemi bu noktada  belirmektedir. </p>
<p>Bütün bunlar Bennett’in Sherborne’da kurduğu bir çeşit “Türkçe laboratuvarından “ çıkmıştır. Bu ilginç sonuç Bennett, Hasan Lutfi Şusut ve o çalışmalara deneysel  katılımlarda bulunan öğrenciler tarafından başarılmıştır. </p>
<p>Hasan Lûtfi Şusut’un da önemli çabaları ile iştirak ettiği bu okulda ders görenlerden çoğu şu sırada Batı’da önemli yerlerde bulunmakta ve ülkemizi ve dilimizi temsil etmektedir. Sherborne House” geleneğini  bu gün Bennett’in oğulları başarı ile sürdürüyorlar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: malikejder</title>
		<link>http://nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3930</link>
		<dc:creator>malikejder</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 16:56:53 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3930</guid>
		<description>Nezih bey bende Cumhuriyet dönemi Tasavvuf tarihi ile ilgileniyorum.Erdal beye göndereceğiniz bölümü sizden ben de rica edebilirmiyim.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Nezih bey bende Cumhuriyet dönemi Tasavvuf tarihi ile ilgileniyorum.Erdal beye göndereceğiniz bölümü sizden ben de rica edebilirmiyim.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: nezihuzel</title>
		<link>http://nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3927</link>
		<dc:creator>nezihuzel</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 15:55:23 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3927</guid>
		<description>İslam dini&#039;nin cami&#039;den sonra medrese ve tekke olarak ortaya koyduğu  iki kuruluştan biri olan tekke yani dergahlar, Osmanlı devletinde bir devlet kurumu idi. Devletten bütçesi ve tahsistı olan bir devlet dairesi... TC Laik&#039;lik ilkesiyle kurulduğu için Cumhuriyet rejimi, kendi bünyesinde, bu kuruluşa yer veremezdi. Tekkeleri ve dergahları da kapadı. Hükmünün geçtiği yerlerde bu uygulamayı baştan şiddetle yürüttü. Bir devlet terörü estirdi. Bunların kötü olduğuna ve kötü kişiler eli ile yönetildiğine, yok edilmesi gerektiğine  siyasi propagandayla herkesi inandırdı. İnanmayanları hapislerde çürütttü, idam etti, öldürdü. O sırada devleti yönetenler aşırı halleri ile ulusun milli kimliğine intikal etmiş bu yerleri baltaladıklarını farketmediler.Bunların boşluğu ile en az bir yüz yıl sonra ortaya çıkacak kötülükleri düşünemediler.Bir değişim krizi ile herşeyi yakıp yıktılar, ocaklar söndürüp aileleri tarumar ettiler. Ancak binlerce yılda gelişmiş bu kurumların yerine çağdaş kurumlar, koyamadılar. Boşluğu dolduramadılar. Yasaklı iki kurum el altından yaşamaya devam etti. Tarih içinde hem medreseyi hem tekkeyi var kılan  ihtiyaçlar son yıllarda da devam ettiği için şimdi bunlar yeniden devlet gündeminde yerlerini almaya hazırlanıyorlar. Gönül bu kuruluşların kaldıkları yerden göreve devam ederek, 80 yıllık tehiri kapatmaları, gelişmeleri ve çağdaş yaşama katkıda bulunmalarını arzu ediyor.Saygılar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>İslam dini&#8217;nin cami&#8217;den sonra medrese ve tekke olarak ortaya koyduğu  iki kuruluştan biri olan tekke yani dergahlar, Osmanlı devletinde bir devlet kurumu idi. Devletten bütçesi ve tahsistı olan bir devlet dairesi&#8230; TC Laik&#8217;lik ilkesiyle kurulduğu için Cumhuriyet rejimi, kendi bünyesinde, bu kuruluşa yer veremezdi. Tekkeleri ve dergahları da kapadı. Hükmünün geçtiği yerlerde bu uygulamayı baştan şiddetle yürüttü. Bir devlet terörü estirdi. Bunların kötü olduğuna ve kötü kişiler eli ile yönetildiğine, yok edilmesi gerektiğine  siyasi propagandayla herkesi inandırdı. İnanmayanları hapislerde çürütttü, idam etti, öldürdü. O sırada devleti yönetenler aşırı halleri ile ulusun milli kimliğine intikal etmiş bu yerleri baltaladıklarını farketmediler.Bunların boşluğu ile en az bir yüz yıl sonra ortaya çıkacak kötülükleri düşünemediler.Bir değişim krizi ile herşeyi yakıp yıktılar, ocaklar söndürüp aileleri tarumar ettiler. Ancak binlerce yılda gelişmiş bu kurumların yerine çağdaş kurumlar, koyamadılar. Boşluğu dolduramadılar. Yasaklı iki kurum el altından yaşamaya devam etti. Tarih içinde hem medreseyi hem tekkeyi var kılan  ihtiyaçlar son yıllarda da devam ettiği için şimdi bunlar yeniden devlet gündeminde yerlerini almaya hazırlanıyorlar. Gönül bu kuruluşların kaldıkları yerden göreve devam ederek, 80 yıllık tehiri kapatmaları, gelişmeleri ve çağdaş yaşama katkıda bulunmalarını arzu ediyor.Saygılar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: Hüseyin Yavaş</title>
		<link>http://nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3920</link>
		<dc:creator>Hüseyin Yavaş</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2009 09:21:48 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3920</guid>
		<description>Efendim insan-ı kamil yetiştiren tekkeler neden kapatıldı acaba değerli görüşlerinizi paylaşırsanız çok sevindirirsiniz bizleri.Hakka emanet olun</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Efendim insan-ı kamil yetiştiren tekkeler neden kapatıldı acaba değerli görüşlerinizi paylaşırsanız çok sevindirirsiniz bizleri.Hakka emanet olun</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: Erdal</title>
		<link>http://nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3134</link>
		<dc:creator>Erdal</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Sep 2009 14:43:00 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-3134</guid>
		<description>Merhaba Nezih Bey,

Bennet hakkinda yazdiginiz kitapta unutulan bölümde Rifat Börekci´nin Ankara Melami´lerinin (sizin tabiriniz) basi oldugunu yaziyorsunuz. Cok ilgimi cekti. Acaba Börekci´nin veya Atatürk´ün etrafinda olan diger insanlarin Melamilik´leriyle ilgili herhangi bir bilgi var mi sizde? Sizce Atatürk sahsen Tasavvuf ile ilgilenirmiydi? Melamilik´in Türkiye´de bugünkü durumu nedir? Melamilik´i hakkiyla temsil eden insanlar var mi?

Münih´ten saygilar ve selamlar</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Merhaba Nezih Bey,</p>
<p>Bennet hakkinda yazdiginiz kitapta unutulan bölümde Rifat Börekci´nin Ankara Melami´lerinin (sizin tabiriniz) basi oldugunu yaziyorsunuz. Cok ilgimi cekti. Acaba Börekci´nin veya Atatürk´ün etrafinda olan diger insanlarin Melamilik´leriyle ilgili herhangi bir bilgi var mi sizde? Sizce Atatürk sahsen Tasavvuf ile ilgilenirmiydi? Melamilik´in Türkiye´de bugünkü durumu nedir? Melamilik´i hakkiyla temsil eden insanlar var mi?</p>
<p>Münih´ten saygilar ve selamlar</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: nuten üstüngör</title>
		<link>http://nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-2735</link>
		<dc:creator>nuten üstüngör</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Aug 2009 21:25:53 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.nezihuzel.com/index.php/2009/07/28/tasavvufun-ufku-genisliyor/#comment-2735</guid>
		<description>selamünaleyküm,üstad



      gerçekten  kusursuz anlatım,genç,yaşlı her insanın ışıklanacağı bir açılım.Bu sanatı icra ettiren SANATKAR&#039;asonsuz şükürler,sanatınada teşekkürler olsun derim,saygı ve sevgilerle....</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>selamünaleyküm,üstad</p>
<p>      gerçekten  kusursuz anlatım,genç,yaşlı her insanın ışıklanacağı bir açılım.Bu sanatı icra ettiren SANATKAR&#8217;asonsuz şükürler,sanatınada teşekkürler olsun derim,saygı ve sevgilerle&#8230;.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>

