Yusuf Fahir Baba

11.jpeg

Kadıköy’de Fenerbahçe stadyumunun arkasında dört katlı bir apartmanın son katında o gün şenlik vardı. Burada uzun zamandan beri Cumartesi toplantıları yapılır, devrin tanınmış kişileri bu toplantılara katılır, gelir sıra sıra dizilir, makam sahibinin çevresinde toplanırlardı. Ev, son zamanların tanınmış Celveti şeyhi Yusuf Fahir Baba’nın mekanıydı. Yeni bir yapıydı  ama eski ahşap bir tekkenin yanına yapılmıştı. Tekkenin mezarlığının bir kısmını kaldırmışlar yerine ruhsuz bir taş bina kondurmuşlardı.

Yusuf Fahir baba ömrünün büyük bir kısmını burada geçirmişti. Apartman sakini olmadan önce burada, bahçeler içinde tek katlı ahşap bir tekkede yaşardı. Burası İstanbul’da Kadıköy’de eski Kuşdili çayırında Celveti-Bektaşî tekkesiydi. Şehrin tanınmış bir köşesiydi. Pek çok gönlü neş’eli kimsenin uğrak yeri, nefeslendiği bir alandı. Bir selamlık, bir mutfak, birkaç oda ve bir de “tevhidhane”den ibaretti. Gösterişli, şatafatlı bir yer değildi, Eski tramvay caddesini dönünce yolun hemen yanı başında yaya kaldırımın az ötesindeydi.

okul.jpgYusuf Fahir Baba “deryadil” bir adamdı. Hali tavrı alışılmış bir “şeyh baba” tavrının ötesindeydi. Gözü hem bu dünyaya, hem ötesine dönüktü. Kültürlüydü. Doğru ve yerinde bir orta tahsili, köklü bir yaşam tarzı ve ileri görüşleri vardı. Üsküdar’da Bağlarbaşı’nda bu gün terk edilmiş bir harabe olan “Maison St. Vincent Ecole Française” isimli eski Fransız okulunda okumuştu. Kendisi pek değinmezdi ama başkaları “siyasi” yönünün bulunduğunu da söylerlerdi. Osmanlı zamanı “ittihatçılara” meyledermiş. Partiye girmiş mi ? siyasi bir oluşum içinde bulunmuş mu bilmeyiz ? derlerdi. Belki işgalde “Karakol” teşkilatında yer almıştı..

Siyaseti pek sevmediği ve siyasilerle barışık olmadığı anlaşılıyordu. Bir cumartesi toplantısında, çevresindeki dostlardan biri  heyecanla merdivenlerden çıkarak Yusuf Baba”ya “Müjde Baba milletvekili oldum..” diye seslendi. Baba o sırada derince bir konuya, dalmış bir şeyler anlatıyordu. Sözü yarıda kesilince canı sıkıldı, gözlüğünün üzerinden bakarak, sevinçten göklere çıkan o zata “ Daha beter ol.. inşallah” dedi. Adam, ışığı kesilmiş kandil gibi söndü, cevap verecek oldu beceremedi, kelimeler boğazında düğümlendi, ayakta öylece dondu kaldı. – Buyur efendi dediler, neden sonra oturttular. Baba yeni milletvekiline son bir göz daha attıktan sonra lafa kaldığı yerden devam etti.

Babanın huzurunda sohbet bir “edep ve terbiye” sohbetiydi. Kimse lafın orta yerine aynalı sazan gibi atlamazdı. Söyleyeceği bir şey varsa söyler, yoksa susardı. Neyin ? nasıl ? neden ve ne zaman söyleneceğine ise çoğu zaman Baba’nın kendisi karar verirdi. Konular belirsiz olmakla birlikte bir “Dergah efendisinin “huzuruna yakışan türdendi. Ağırlık konudan çok konuya yaklaşımdaydı. Bu insanlar başka insanlardı. Büyük bir kültür geçmişinin içinden süzülerek geldikleri her hallerinden belliydi. O yüzden ele aldıkları konular ve onların ele alınış biçimi, öyle herkesin her zaman uluorta  edeceği laflardan ibaret değildi.  

Az olmakla beraber ara sıra siyasete giriliyordu. Kadıköy’deki Cumartesi toplantılarının hızla devam ettiği yıllarda Türkiye Alevileri “Birlik Partisi adı ile bir parti kurmaya kara vermişler, teşkilatı tamamlamaya koyulmuşlardı.  Baba hedeflerindeydi. Özellikle üzerinde duruyorlardı, zira Antalya tahtacılarından elli bine yakın oy toplar, derlerdi. Gerçekten her nasılsa Celveti-Bektaşî şeyhi Yusuf Fahir baba’nın siyasi kimliği de Aleviler arasında o sırada konuşulmuştu. Ancak baba kesin bir dille reddetti. “Siyaset benim işim değil” dedi. Bir gün “Siyasi olarak tek tanıdığım Mustafa Kemal’dir” demişti. Konunun Mustafa Kemal’e dayandığı sırada Paşa’nın “ehveni şer şerlerin en kötüsüdür” sözü  kendisine hatırlatıldığında şu cevabı vermişti: “o da bir şey mi ? ben kendi kulaklarımla duydum -bükemediğin kolu kır.- demişti.” Mustafa Kemal’e ve inkilaplarına bağlıydı. Olanları doğal karşılıyor, her şeyi yakından izlediği tarihin akışı çerçevesinde düşünüyordu.

Yusuf Fahir Baba Üsküdar’da, İnadiye’de “Bandırmalılar” tekkesinin sülalesindendi. Bu Tekke vakıf kayıtlarına ve Hadika’ya göre 1752’de vefat eden Bandıralı şeyh Seyyid Yusuf Nizameddin tarafından kurulmuştur. Bu yüzden dergaha “Bandırmalılar” tekkesi veya “Bandırmalızade tekkesi “adı verilmişti. Dergahın kurucusundan sonra gelen ikinci şeyhi 1783’te vefat eden, oğlu Seyyid Mustafa Haşim, devrinde tanınmış bir kişi olduğundan Dergah “Haşim Baba Dergahı” olarak da anılmaktaydı.

Yusuf Fahir Baba’nın manevi neş’esi Hâşim Baba’ya dayanıyordu. Hâşim baba, Dergahın kurucusu  ceddi Bandırmalızade Yusuf Nizameddin Baba gibi bir Celvetî şeyhiydi. Bu tarikat Üsküdar’da Aziz Mahmut Hüdai,  Bursa’da Üftade hazretleri ve  Kötürüm Hızır Dede ile 13. yy’da Ankara’da Hacı Bayram Veli adına kurulmuş Bayramiyye’ye bağlanmaktadır. Bursa’da zuhura gelmiş İstanbul’da gelişmiştir. Ancak tarikatın özellikle Hâşim Baba tarafından değiştirildiği anlaşılıyor. Hâşim Baba daha sonra Mısır’a giderek Nil nehri kıyısında Kasr ül ayn’deki Bektaşi Dergahı postnişini Hasan Baba’dan  icazet almıştı. Bu Dergah 1964’te Mısır devlet başkanı Nasır tarafından yıktırılıncaya kadar faaliyet sürdürmüştür.

Hâşim Baba’nın Bektaşi icazeti dolayısıyle Bandırmalılar Tekkesi o tarihten sonra “Celveti-Bektaşi” tekkesi olarak anılmıştır. Yusuf Fahir Baba’nın Bektaşiliği de bu kanaldan gelmekteydi. Bu durum İstanbul’da Celvetî çevresinde tepkilere yol açmıştı. Tasavvuf yolunda büyük bir yeri olan, yazdığı “istihraç: ile de tanınan Hâşim Baba, 1783 yılında vefat edince cenazesi, namaz için Pir makamına getirildiğinde Hz. Hüdai postnişini Mudanyalı Ruşen Dede tarafından  içeri alınmamış, cenaze namazı caddeye kurulan musalla taşında veya Pir makamının hemen karşısında bulunan Cennet efendi türbesinde kılınmıştı.

Ruşen Dede’nin zamanı Hz. Hüdai Pir makamı olduğu halde biraz tenhalaşmış, ihvan hep çarşı içindeki dergaha gelecek yerde İnadiye yokuşunu tırmanarak Bandırmalızade tekkesine taşınır olmuştu. Ruşen Dede bu duruma üzülürmüş. Bir gün Dergahın Meydancı dede’si ile Kazancı Dede’sini çağırarak:

 – Gidin bakın bakalım herkes orada toplanıyor bunun sebebi nedir ?  demiş. Dedeler yola çıkmışlar, aradan epeyi bir zaman geçmiş, kimseler görünmemiş. Bir süre sonra ufak bir çocuk kapıyı çalmış, Ruşen Dede açmış, çocuk elindeki bir sürü anahtarı Dede’nin eline tutuşturarak, kendisine yapılan tenbihatı tekrarlamış: kaçak dedeler, çocuğun ağzından  Ruşen Dede’ye  “ Biz de burada kaldık, kapıları kilitle sen de gel.. “demişler.

Tasavvuf tarihi Ruşen Dede’nin bundan sonraki tavrını belirlemiyor. Ancak Haşim Baba’nın “Bektaşi karışımı Celveti”  neş’esinin Celvetilik yolunda fazla bir yansımaya neden olmadığı da anlaşılıyor. Tarikat kredosu içinde Haşim Baba tavrı’nın “Celvetiyye-Haşimiyye” kolu alarak devam ettiğine göre iki yol birbirinden kabul edilebilir cizgilerle ayrılmış demektir. Her ikisi de yaşamış ve her iki koldan da Allahüalem değerli şeyhler gelmiştir.

Yusuf Fahir Baba ömrünün sonlarına doğru rahmetli Niyazi Ahmet Banoğlu’nun çıkarmaya başladığı bir tarih dergisine “Bektaşıliğin Sırları” isimli bir yazı dizisine başlamıştı. Baba bu yazılarında Bektaşilik yolunda başından ne geçtiyse yazmaya kararlıydı. Dergi birkaç sayı çıktı, kapandı. Babanın sırları da örtüldü. Toprak altı oldu. Ne yazacaktı ? neler anlatacaktı ? hangi sırları verecekti.. Baba’nın “sırları “açıklayacağı “duyulduğu zaman ortalığı toz duman kapladı, Çevrede herkes “acaba ucu bana dokunacak mı “ diye tasalanmaya başladı. Kuşkuya kapılanlardan biri de Üsküdar’da Özbekler Dergahı postnişini, Yusuf Fahir Baba’nın kadim dostu Necmeddin Özbekkangaydı. Gençken birlikte çok dolaşmışlar. Necmi ağabey bana dedi ki :

–Haydi kalk gidelim, Yusuf sır söyleyecekmiş, soralım bakalım ne sırlarımız varmış ?  Gittik. Bir yaz günüydü. Sokağın gürültüsünü geride bırakıp ağaçların, çiçeklerin arasından dergaha vardık, Baba bahçe kapısının önünde oturmuş demleniyordu. Bizi görünce sevindi, biraz da burkuldu, Necmi ağabey’in “kadehdaşı” ve yoldaşı olmadığını biliyordu. Yanında birkaç kişi daha vardı. Bizi –Buyur ettiler.. Oturduk. Sohbet açıldı, az sonra konu can alıcı noktaya geldi. Necmi Ağabey lafa girdi:

–Neymiş o.. ne açıklayacaksın, ne sırrı söyleyeceksin.. ? Hava birden değişti, sessizlik oldu, herkes kulak kesildi, Yusuf Baba, kalın şişe dibi gözlüklerinin altından Özbek şeyhine son bir bakış attıktan sonra sakin bir sesle:

–Ne var,  korkuyor musun ?  dedi. Şeyh cevap verdi:

–Korkacak bir şeyim yok..ne yaptıysak  beraber yaptık. Açıkla da görelim. Yusuf Baba:

–Herkes kusur işler, Bektaşiliğin özelliği mi var ? dedi. Konu kapandı. Zaten Banoğlu’nun çıkardığı tüm mevkuteler gibi “ Tarih dergisi” nin de ömrü uzun olmamıştı. O yazıların ne kadarı yayınlandı ? devamı duruyor mu ? Bilinmiyor.

Yusuf 21.jpegFahir Baba’nın manevi mimarı zannımca Merdivenköy Şahkulu Dergahı’ nın  postnişini Mehmet Ali Hilmi Dede Baba’dır. Bin yılda Anadolu Türk ruhunu şekillendiren büyük Bektaşi geleneğinin en son ortaya koyduğu ulu isim Hilmi Dede Baba, şu şiiri ile kendisini etraflıca anlatır:

 

 

zümre-i nâcîleriz bende olup Hayder’e
Şîr-i Hudâ müctebâ safşiken ü safdere

Heybet-i ‘lâ fetâ’dan arz u semâ titredi
Şiddet ile urunca pençe der-i Hayber’e

Dest-i velâyet ile salladı zülfikâr’ın
Kesti yedi kat yeri darb edicek anter’e

Şâh-ı velâyet Ali cümlemizin serveri
Kanberiyiz tâ ebed kanber olan Kanber’e

Kalb-i selîminde çü hubb-ı Ali olanlar
Verdi Hüseyn aşkına, bakmadı cân u sere

Râh-ı muhabbetinde mest-i mey-i aşk olur
Cennet-i adn içinde tâlib olan kevser’e

Mevt ü hayât elinde ol veliyyü’l-mutlak’ın
Mürdeler ihyâ olur ‘kum diyecek makbere

Cennet ü dûzâh anın emrine fermânberi
Eyleye taksîm-i dem hâkim olup mahşere

Tâ ki çıkar nisbet-i silsile-i ahdimiz
Âl-i alî’den hemîn hazret-i Peygamber’e

Mürşidimiz Muhammed, rehberimizdir Ali
Aşık olan can verir mürşid ile rehbere

İki cihânda ebed kaygu çeker mi dahi
Sen ki şefî’ olasın HİLMİ gibi kemtere

Hilmi Dede Baba’nın neş’esinde ve Tarikat yolunda derece almış Yusuf Fahir Baba da bu tarikat geleneğinde anıtlaşmış olan “Ali sevgisine” derinden bağlıydı. Peygamberin aziz ve sevgili damadı ve torunlarının olağanüstü yaşam öyküsü sanki ruhunda kendi öyküsü gibi her an yaşar, zaman zaman alevlenir göz yaşı olur, bazen kağıda dökülür, şiir formatına girerdi. Şu şiir onundur :

 

Şahım Ali Abaya,
Erenlere Aşk olsun,
Meydan-ı Murtazaya,
Girenlere aşk olsun.

Meydan bir özge yerdir,
Bilmek,anı hünerdir,
Erkanı erenlerdir,
Girenlere aşk olsun.

Koç kuzulu bir koyun,
Olup derdinden soyun,
Anda Mürşid’e boyun ,
Verenlere aşk olsun

Mürşid Haydar Alidir,
Hakk anda müncelidir,
Eli Hakk’ın elidir,
Bilenlere aşk olsun.

Bu yol inceden,ince,
Kılıçtanda keskince,
Mürşid nasihatince,
Gidenlere aşk olsun.

Tevellayı gönülden,
Getirdim FAHİR elden,
Mürşidi can-ı dilden,
Sevenlere aşk olsun.

Yusuf Baba bir ömür yaşadığı Hacı Bektaş-ı Veli meydanı için “bilmek anı hünerdir” demişti. Bu hünere sahip olduğuna inanıyordum. Son nefesini verdiği hafta yine Özbek şeyhi ile ziyaretine gitmiştik. İki kişinin koltuğunda son anlarındaydı Şeyhin yüzüne baktı.. “Biz sahtekarmışız..” Dedi. Neyi kasdetti ? anlayamamıştık. Bu iki kelime onun için seksendört yıllık bir ömrün kısadan kısa özetiydi. Bir itiraf mıydı ? fani hayatı küçümseme miydi ? Gereksiz işlerle uğraşıp O ulu gerçeği gözardı etmek miydi… ? Pek çok şey olabilirdi.

1967 Şebi arusu’nda Konya’daydık. Bir sabah otele bir telgraf getirdiler: Kağıtta “Yusuf Baba Kaçtı..” yazıyordu. Telgraf İstanbul’dan Manastırlı Bektaşi Dervişi  Kazım Ağa tarafından çekilmişti. Yusuf Baba’nın vefatını haber veriyordu. Derviş Kazım telgrafa “Yusuf Baba Göçtü” diye yazmış. Telgrafçı bir dergah değimi olan “göçtü” kelimesini anlamamış “kaçtı” ya çevirmişti. Şeyh Dedi ki : “Yusuf duramadı kaçtı..”  O tarihten sonra dervişler kendi aralarında konuşur ve bir ölümü haber verirken hep “kaçtı..” derlerdi.

 Biyografi

                   Yusuf Fahir (Ataer) Baba

yusuff1.jpg Yusuf Fahir Ataer (1861-1967) Üsküdar’da Menzilhane yokuşunda Bandırmalızade şeyh Seyit Mustafa Haşim Baba (1718-1782) soyundan Münip efendi’nin oğludur. Celveti-Bektaşi şeyhidir. Kadıköy’de Feneryolu’nda  Kuşdili çayırında Abdülbakı efendi Sa’di dergahında şeyhlik etmiştir. Babası da aynı dergahta Celveti’liğin Haşim Baba kolunu temsil ediyordu. Bu kol Haşim Baba’nın Mısır “Kasrı ayn”  Bektaşi dergahı postnişini Hasan Baba’dan Bektaşi icazeti alması ile doğmuştur. Bu icazet sonucunda Bayramiyeye dayananan ve İstanbul’da Hz. Aziz Mahmut Hüdai (1598-1628) ile temsil edilen Celveti tarikatı ile Hacı Bektaş Veli adına gelişen Bektaşilik arasında bir bağ kurulmuş oluyordu.

Aslında şer’i hükümlere sıkıca bağlı Celvetilik ile Horasan çizgisinde gelişmiş, heterodoks Bektaşiliğin kaynaşması zordu. Bu yüzden Haşim Baba’nın Bektaşilik bağlantısı Celveti çevrelerinde tepkilere yol açmıştı. Ancak bu yol füruğ (babadan oğla geçme) adab ve erkanı ile  devam etmiş ve Üsküdar’da Celveti’lere ait bazı tekkeler Haşimi’lerin eline geçerek buralarda Haşim Baba erkanı sürdürülmüştür. Yusuf Fahir Ataer, Haşim Baba kolunun son temsilcisiydi. Ehli beyt sevgisi taşıyan coşkun bir sufi’ydi. Fransızca bilirdi. Doğu ve Batı kültürlerine hâkimdi. Tasavvuf edebiyatında yeri olan pek çok şiir, nakale ve tanıtıcı yazılar yazmıştı.

Her yıl on muharremde Kocamustafa Paşa, Sümbül Efendi camiinde yapılan “Hz Hüseyn’i anma” Ku’an, Salavat,Mersiye dua ve Gülbank toplantılarında yaptığı dualar, İstanbul’da tarikat çevrelerinde meşhurdu. Yusuf Fahir Baba, uzun yıllar devam eden bu ünlü dualarında önce İslamın bağrını delen “Kerbela” vak’asına dair veciz bir giriş yapar, olayı herkesin anlayacağı bir dille ortaya döker ve son bölümde pek duygulu niyaz ve serzenişler ve göz yaşları içinde duasını bitirdi.

Bu dua genel anlamda Cenabı Hakk’a yakarış olmakla birlikte anı zamanda  bir peygamber torunu’nun  katli ile sonuçlanan elim “Kerbela” vak’ası dolayısıyle adeta İslam Dini’nin Hz. Hüseyin’e “özrüydü”. Her yıl on muharremde yapılan Kocamustafa Paşa toplantıları, Saltanat ve hilafet merkezi İstanbul şehrinde, son zamana kadar İslamı yaşam biçimi ile yaşayan pek çok insan için mistik-trajik bir konçerto gibiydi. İmparatorluk döneminden kalma bu gelenek, Cumhuriyetin ilanından sona da devam etmiştir. Yusuf Fahir Baba’nın vefat ettiği 1967 yılından sonra aynı yerde büyük dua  hacı Muzaffer Ozak tarafından yapılırdı.    

Bu yazı Dervish kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.
  • http://www.facebook.com/alaaddindd Alaaddin Dede

    Güzel bir makale olmuş. Teşekkür ederim.

  • Sencer

    Ufak birkaç tashihatı mazur göreceğinizi umuyorum:
    1)”tarikatın özellikle Hâşim Baba tarafından sağlam bir zemine oturtulduğu anlaşılıyor.” ifadesi sizin de ileride söz ettiğiniz gibi Celvetîliğe Bektaşilik karıştırıldığı ve ehl-i sünnet çizgisinden uzaklaşıldığı eleştirisine muhatap olmuş ve pek de sağlam bir zemine kavuşmadığı sonucunu beraberinde getirmiştir.
    2)Mehmed Emin Hilmi Baba ifadesini Mehmed Ali Hilmi Dedebaba olarak değiştirmek daha uygun olacaktır. Dedebaba 1907′de vefat etmiş olup Merdivenköy Tekkesinin son şeyhi değildir. Kendisinden sonra 9 şeyh daha gelmiştir. Ayrıntılı bilgiye Şevki Koca’nın kitabından ulaşılabilir.
    3)Hüdayî Asitanesi’nin karşısında Cennet Efendi Tekkesi diye bir tekke yoktur. Cennet Efendi, Asitane şeyhiydi. Vefatı sonrasında Avlu kapısı dışında kendisi için yaptırılan türbeye defnedildi. Haşim baba’nın cenaze namazı bu türbenin önünde kılındı. Ne güzel tesadüf ki bugünlerde bu türbe restore ediliyor.
    4)Fahir ATAER ve babası Ahmed Münib Efendi, Kuşdili Tekkesi’nin yanında Bandırmalı Tekkesi’nin de son şeyhleridir. Zaten Fahir ATAER’in kabri de bu tekkenin yanındadır.
    5)Bir de sorum olacak: Yusuf Fahir ATAER, ”Bektaşîliğin Sırları ve Bektaşîlik” adlı yazılarında Kur’an’ın gerçek Kur’an olmadığı ve halifeler döneminde toplanan ayetlerden bir kısmının Kur’an’a dahil edilmediğini yazdığı söylenmektedir. Bu doğru mudur?

    Selam ve muhabbetlerimle.

  • http://www.nezihuzel.com nezihuzel

    Sayın Sencer
    1) ” Haşim Baba tarikatı sağlam zemine oturttu” derken kendi anlayışı ve neş’esinde demek istemiştim. Haklısınız ifade eksikliği oldu. Düzeltmeye çalıştım.
    2) “Mehmet Ali Hilmi dede Baba” yı hep Dede Baba” olarak yazmışım gözünüzden kaçmış olacak.
    3)Cennet Efendi “tekkesi” ni “türbe” olarak düzelttim
    4) Yusuf Baba ve pederi Munip Efendi “Bandırmalılar” tekkesi şeyhleri ıolduğu malum. Sizin ifadenizde “yanındaki “kelimesinden her iki tekkenin yan yana olduğu anlamı çıkıyor. Bilirsiniz ki öyle değil. Biri Üsküdar’da diğeri Kadıköy, kuşdili çayırında.
    5) Rahmetli Yusuf Fahir Baba’nın o yazılarını görmedim, ama rivayeti ben de duydum. Özel toplantılarda benzer şeyler söylerdi.

    Teşekkür eder saygılarımı sunarım.

  • Sencer

    Eywallah.

    2) Dede Baba’nın ismi Emin değil de Ali olacak. Kaynaklarda böyle geçiyor.

    4) “Yanında”dan kastım ilave olarak manasınaydı. Bursa Mısri Asitanesi şeyhi M. Şemseddin Efendi’nin Dildar-ı Şemsi’sini özellikle tavsiye ederim. Kuşdilindeki tekkeyi ziyaretinden orada bahsediyor.

    Böyle güzel ve hiçbir yerde okumadığımız tekke hatıralarını sizden duyunca çok mutlu oluyoruz. Siz anlatmazsanız yeni kuşaklar nerden bilecek. Lütfen devam ediniz.

    Hürmet ve muhabbetlerimle.

  • http://www.nezihuzel.com nezihuzel

    Sayın Senceri
    Doğrudur Mehmet Emin “değil “Mehmet Ali Dede Baba”dır. Güzel temennilerinize teşekkürler. Bu yazılar gazetede değil, bu sayfalarda devam edecek. Selam

  • yusuf

    (Yusuf Fahir Baba’nın yazdığı ve vasiyeti üzerine ihvanı Refik Efendi’nin 12.12.1967 tarihinde mezarı başında okuduğu şiirdir.)

    Üstüm başım pejmürde, kalbim de bir harâbe,
    Ağzım muktedîr değil bir nutka bir hitâbe.

    Boynum bükük kâlp mahsun, her taraf kapkaranlık,
    Düşündükçe düşündüm; nedir bu perişânlık?

    Malıma mal diyemem, servet bence oyuncak!
    Param yoksa ne çıkar, olsa da ne çıkacak?

    Ne olur çıplak gezsem,ne çıkar giyinsem de?
    Hayat boza pişirdi yıllar yılı ensemde..

    Me’mur veya tüccar,zengin bir patron olsam da,
    Onparasız pulsuz, yersiz çırılçıplak kalsam da.

    Bunlardan hiçbir elem duymuyor benim kalbim,
    Ne yapıp ne isterse yapsın diyorum Rabbim.

    İnsanı maddesiyle servetiyle ölçmem ki ben,
    Bence en ahlâksızıdır maddeye kıymet veren!

    Bir yere müdür olsam,bir yere vâli gitsem,
    Değişmem yine kimsem benliğimle beraber.

    Üç kişi hürmet etse,beş kişi hiç saymasa,
    Ne olur sanki? Ben ondan etmem tasa..

    Bir zaman sıra sıra önümde diz çöktüler,
    Yerlere eğildiler ellerimi öptüler.

    O gün de ben bu idim,bugün dahi ben O’yum,
    Hep eski hâlimdeyim,değişmez benim huyum.

    Ben beni bildim; benlik benim benliğim değil!
    Yusuf denen varlığım..Bana verilmiş şekil..

    Beni ben yapmadım beyânım benim hakkım
    Olamaz ammâ yine ef’âlimde mutlâkım..

    Fakat (peki)ben neyim?Okurum hem yazarım,
    Gezer,yürür, konuşur, hem yapar hem bozarım.

    Yatar uyurum, kalkar gezer ve yer içerim,
    Bunları yapan benim,demek yapar ederim.

    Fakat birgün gelir de, ne gezer ne yürürüm.
    Cismim cesedim vardır, bıraksalar çürürüm!

    El tutmaz,göz görmez ve ayaklarım yürümez,
    Konuşmak imkânsızdır, ağzım da lâf söylemez.

    Ne bir şey hissederim, ne duyar ne söylerim,
    Ne yer ne de içerim, ben kendimden geçerim.

    İşte o zaman insan nefes alıp veremez,
    Benliğim vardır (amma) ona varlık denemez.

    Nefhay-ı Rahmân denen nefesle mümkün hayat,
    Onunla devr muktedir serbeser bu kainat.

    Bendeki varlık hayattan bir akisti, aksetti.
    Öyle irâde etti Allah,o aksi kesti..

    Rûh denen o özgâhı.. bir emr-i lâyezâli,
    Olmazsa olmaz cismim hiçbir şeye mecâli.

    Bütün insanlar artık bana ölü derler,
    Yıkatıp arıtırlar,yer sathına gömerler.

    Toplaşır eş ve dost ihvân gerçi beni kaldırır,
    Ağlar acır da yine topraklara yatırır.

    Belki de bir taş dikerler,burası kabri derler.
    Belki de bir mevlîd okutup bir hâtim indirirler.

    Yâhût bir ayn-i cem yaparlar beş on kişi,
    Gelir belki dostlarım şayet olmazsa işi.

    Benimle kimse kalmaz, beni kimse istemez.
    Âdet böyledir sağlar ölülerle gidemez!

    Demek ki, ben dediğim benliğim ben değilmiş,
    Allah bir sûret olmuş; benim şeklime girmiş.

    İçyüzüm odur dostum Fâhir ismini almış,
    Kendi gidince artık kokmuş bir kafes kalmış.

    Refik o zaman oku mezar başında bunu,
    Anlasın herkes bilsin;nedir hayatın sonu.

    İşte bundan ibâret mânâsı bu varlığın,
    Madde değil mânâdır kıymeti insanlığın.

  • erdal

    Allah razi olsun. Cok güzel bir yazi. Eksik olmayin.

  • rıdvan ağirbaş

    dostum gözlerinin ışığı ziyadeleşsin ellerin dert görmesin inşaallah seyit yusuf fahir ataer babanın şefaatlrine dahil olursun bende o mübarek erenlere görmeden iman edenlerdenim bana manevi duyguları taddırdığın için aşkın cemalin olsun

  • emir erşan

    merhaba
    rahmetli babam beni küçükken eski fener stadı karşısında bahçe içinde tek katlı bie eve götürür yukarıda ismi geçen dedenin evi galiba
    oturu sohbet ederdik.yaşım 58.
    zahmet olmazsa rahmetlinin kabrinin nerde olduğunu bana yazarsanız
    çok memnun olurum.
    ziyaret etmek isterim
    şimdiden teşekkürler
    saygılarımla
    emir erşan

  • http://www.nezihuzel.com nezihuzel

    küçükken gittiğiniz yer tam orasıdr. Bu gün önünde otopark olan tek katlı bina eski celveti tekkesidir Yusuf fahir Baba orada yaşadı. yanda yükselen apartıman katında hayata gözlerini yumdu. Oraya giderseniz birkaç mezar taşı parçası görürsünüz, Yusuf Baba’nın mezarı karacaahmettedir.

  • rıdvan ağirbaş

    Değerli can Emir Erşan,
    Fahir Babanın türbesi Karacaahmet türbesinin ana kapısını sağ koluna alıp dosdoğru aşağıya gidip Karacaahmetin mezarlık adası bittıikten sonra ikinci ada`yı da geçtikten sonra Haşim babanın türbesini sağ tarafta görürsün. Büyük bnir taş üzerinde kitabesi yazılıdır. Bu Fahir Babanın kendi el yazısıdır. Onun hemen sağ tarafında Fahir Babaya ait tabela`yı görürsün. Türbesı adanın içindedir.

    Saygılarımla baki Allah Hü Dost,
    Rıdvan Ağırbaş

  • Basri Elliot

    Sevgili Üstat Nezih Bey,

    O kadar güzel bir yazi ki sizin ifadelerinizde bizlere o eski günlerin nesesini hissettirdi. Her bir tarikatten istifa edip, Harabi Baba Erenlerin beyitlendirdikleri gibi, ben fakir de Allah’in lütfu ihsan’i ile Bektasi oldum!! Bu sayfa hep daim olsun, nefesiniz kuvvetli, neseniz daim olsun.
    Hu Dost!

  • birsen elveren

    Efendim,Üsküdar Selamsız’daki Cerrahi Tekke’sine iki kez gitmek nasip oldu.Bu mekanla ve kişilerle ilgili bildiklerinizi,varsa anılarınızı paylaşıp,bilgilendirirseniz bizi çok sevindirirsiniz.Hürmetlerimle…

  • http://www.ekremataer.com EKREM ATAER

    Cümlenizin yazdıklarını okudum. Düşüncelerinizin aydınlığı ve sıcaklığı ile doldum. Merhuma olan muhabbetimiz birkez daha arttı..

  • http://www.nezihuzel.com nezihuzel

    Sayın Ekrem Ataer
    Siz merhumun akrabası mısınız ? sizi tanımak isterim.

  • ekrem ataer

    UZEL SULTÂNIM; BİZ SİZİNLE ZATEN TANIŞIYORUZ !

  • Sencer

    Biz tanımıyoruz sizi hakikaten Ekrem bey. Akrabalığınız var mı Yusuf Fahir Baba’yla. Varsa bildiklerinizi anlatabilirseniz memnun oluruz.

  • Yusuf

    (Yusuf Fâhir Baba’nın bir nefesi)

    Verdim başı erenlere,Ne hoş bir kurban dediler
    Selâm verdim hemdemlere,Gir işte meydan dediler

    Çıktım kırklar meydanına,Girdim Ali erkânına
    Daldım aşkın ummanına,Aşk olsun ey can dediler

    Aradım hayli dem yâri,Bulunca gizli esrarı
    Tecellî eyledi Bârî,Aşka bu burhan dediler

    Yerli yerinde durdular,Niyâz edip oturdular
    Orda bir erkân kurdular,Yok burda an şan dediler

    Haber sorduk biz güllerden,Cevab aldık bülbüllerden
    Gelişin hangi illerden,Gel söyle ihvân dediler

    Bu yerde her meram hâsıl,Olur kul Hâlik’a vâsıl
    Öz öze gelme gel katıl,Ol sen de mihman dediler

    Ben FÂHİR’im fahr ederim,Hep gülerim zevk ederim
    O mecliste erenlerim,Cümlemiz yeksan dediler